Tuzla’daki Dostlar…

Evinizle denizin arasındaki mesafe sadece 20 metre olan bir yerde büyüdüyseniz eğer -kazara denize düşerseniz birileri sizi görüp kurtarana kadar hayatta kalabilmeniz için-  ilk önce,  yüzmeyi öğrenmeniz gerekir. İşte bu nedenle vakti geldiğinde, yüzmeyi öğrenmiş dostlar                              ‘evet biraz acımasız görünebilir bu durum ama tereddüt etmeden’ kolumuzdan tutup,  attı bizi denize. Hemen arkamızdan onlar da atladı tabi. Suyun üstünde kalmak için mücadele etmemize ve başarmamıza izin verdiler bir an yanımızdan ayrılmadan, korkma ben buradayım diyerek…

Bir kere yüzmeyi öğrendiyseniz, sıra balıklarla arkadaş olup, yosun kokusuna alışmaya gelir. En sonunda bir gün dibe inip kumu, deniz kabuğu yani ne varsa kısmetinizde sımsıkı avuçlayıp çıkarırsınız suyun üstüne. Tam da orada öğrenirsiniz nefesinizi kontrol etmeyi ve yukarı çıkabilmek için dibe var gücünüzle vurmanız gerektiğini.  Böyle böyle her dip kabuk kabuk birikir ellerinizde.  Günü geldiğinde o deniz kabuklarından bir kolye yaparsınız ve o günden sonra kendi ‘denizinizi’ taşırsınız boynunuzda, bir daha da ne mavisinden ne de fırtınasından vazgeçemezsiniz.

Eğer denizin kıyısında büyüyen bir çocuksanız korkmazsınız gecenin sessizliğinden ve karanlığından,  çünkü  bütün gece denize ağ atanlar, gece boyu balıkları sürmek için istedikleri noktaya  fenerlerinin ışığında vururlar kayıklarına  ‘tak ta tak’ ‘ tak ta tak’…  Uzaktan uzaktan duyulan bu ritim,  gün doğumunun ve gecenin emeği ile bereketlenen kayıkların kıyıya dönüşünün habercisidir aslında.

Öyle merak edersiniz ki yakamozları,  ay ışığında oynanan saklambaç oyunu, denize atlayıp yakamozlara dokunabilme hevesi ile bitebilir.   Kıyafetleri ile denize atlayan her çocuk,  anneden işitilecek azarı,  ‘saklambaç oynarken iskeleye saklandım ayağım kaydı denize düştüm ‘  cümlesi ile bertaraf ettiğini zanneder sadece.  Ancak bu kandırmaca ertesi gün anneler bir araya gelene dek sürer en fazla. Artık bir karar vermeniz gerekir ya artık yakamozlardan vazgeçeceksiniz ya da saklambaç oyununu bahane etmeden ve tüm sonuçlarını göze alarak gecelerce atlayacaksınız denize.

Bir iskelede oturup saatlerce denizi, uzaklardaki ufuk çizgisini izlediyseniz eğer denizinin derinlerindeki yaşamı anlamaya başlarsınız;  İsparozu, karagözü, kefali, kaya balığını, yengeci, ahtapotu, sübyeyi, denizanasını,  midyeyi, medusayı, yunusu…  yani birbirinden farklı yüzlerce canlının büyüleyici bir ahenk içinde yaşayışını.  Yavaş yavaş farkına varırsınız mesela büyük balığın küçük balık için bir tehdit olabileceğini, kendini korumak için güçlü olman gerektiğini,  akıllı davranmaz da tuzağa düşersen ve yutarsan o zokayı pek de geri dönüşün olmadığını.

Yani demem o ki; denizin kıyısında deniz gibi yaşarsanız o bıkıp usanmadan öğretir size engine bakabilmeyi, mücadele etmeyi, sabırlı olmayı,  hislerinize güvenmeyi, hayal kurmayı,   yalnızlığı sevmeyi, şükretmeyi, emeğe saygı duymayı, her dipten çıkışın sizi yenileyen yeni bir nefes,  her kışın sonunun bahar olduğunu ve her fırtınanın bir gün bittiğini…

Sen hiç, bir sandala yüklenmiş lunapark gördün mü? 

İki küçük dokunuştan sonra,  misinanın ucunda denizi yara yara çektin mi bayram sevincini?

Peki, bilir misin, güneş nasıl kokar teninde, sokak nasıl kokar?

Denizin tuzu nasıl birikir saçlarında…

Kocaman bir çam ağacına, sakladın mı hiç korkularını?

Nasıl uçulur iki tekerlekli bir bisikletle yağmur yüzüne vururken…

Yani sen hiç, denizin kıyısında deniz gibi oldun mu?

Sevincinde, hüznünde, öfkende…

Yüzün denize dönük, yüreğin bir isparoza bağlı derinleri dolaşmak…

Deniz kıyısında, deniz gibi yaşamak ve bütün dünyayı bu kadar sanmak…

Deniz kıyısında büyümüş her çocuk gibi, Çamaltı Tuzlasında yaşamış çok şanslı çocuklardık biz.   Bir tuz işletmesinin küçücük lojmanlarında büyüyüp,  dünyayı bu kadar sandık uzun bir süre.  Dışarıdan bakıldığında bu günlerin değimiyle izole bir yaşam sürdüğümüz bile söylenebilir belki de.   Ama Tuzlada büyümüş hangi çocuğa sorsanız size;  iskele üzerinde yapılan sabah kahvaltılarını, balkonlarda yenen akşam yemeklerini, evlerden yükselen Türk Sanat Müziği fasıllarını, evde eksik olan malzemenin komşudan tamamlanabildiğini,  deniz kıyısında yapılan yürüyüşleri, para vermeden izlenen en güzel filmleri,  beyaz ve renkli gazozları, ev saatinde okunan kitapları, müdür lojmanının bahçesinde çalınan ramazan davulunu, Emrullah Amca’nın köpeği Dost’u, kapıların kilitlenmeden de yaşanabildiğini, okul bahçesinde oynanan dokuz taş ve taş savaşlarını sanki dünmüş gibi canlı ve hiç bitmeyen bir özlemle anlatacaktır. Aynı denizin kıyısında büyümüş çocuklar aslında kardeş gibidir, nereye düşerse düşsün yolları ne kadar az görüşürse görüşsünler ayrılamazlar, unutamazlar. Hep sevgiyle, yüreklerinin köşesinde yaşatırlar o günleri.

Dönüp bakınca yaşadığınız yer ve o yerin koşulları tabi ki çok önemli. Ama aslında bir yeri yaşanılası yapan, sizi büyütüp, geliştiren, o yeri sizin için dünyanın en özel yeri haline getiren orada birlikte yaşadığınız insanlar. Koşullara çok fazla takılmadan çevremize dönüp bir daha bakma ve hayatımızı yaşanılabilir kılan herkese bir kez daha teşekkür ve şükretme zamanlarından geçiyoruz…

Deniz mavisi günlerde sağlıkla buluşmak dileğiyle…

Yazıyı buraya kadar ben yazıya döktüm, ama eksikti.  Bu yazı tek başına benim yazım değildi elbette. Tuzla’da beraber büyüdüğüm bütün arkadaşlarımın da payı çok büyük. Yazı bence tamamlamak üzereyken okumaları ve onlardan da izin almak için arkadaşlarıma yolladım,  sonra birbiri ardına onlarca anı saçıldı ortaya…

Yazının bundan sonrası Derya, Gonca, Gül, Didem, Şenay, Güner, Hilal Abla, Alev,  bizi erken bırakıp giden Bülent, Ekrem ve Tuzlalı nice kardeşimden…

İlk önce iyot kokusunu hatırladık hep beraber, kayalara vuran dalga sesi çoğumuzun en sevdiği sesmiş hala.

Çamurdan yaptığımız tencere ve tabaklara çiçek yaprakları ile hayallerimizi koymuşuz.

Bir pamuk prenses ve yedi cüceler hikâyesi de var tabi, hala unutulmayan, gizliden tüm kızların prenses olmak istediği.

Hepimizin güneşten açılmış saçları ve kayışa dönmüş yanık tenleri de ortak özellik, yıllar boyunca.

Dünyayı kurtarmak için olmasa da ülkemizi kurtarmak için planlar yapmışız 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı yapılırken. (Planlar şimdilik bize kalsın)

Kaplama kâğıdından karartmalar yapıp,  dekovillerin arkasında sığınaklara girmişiz.

Derin denizleri seviyoruz, bir de iğde kokusunu.

Kuran kursunda bir iddia uğruna ayağını üç yerden çıkaranımız da var,

Gözünü kırpmadan okulda arkadaşı için dayak yiyen de.

Birbirinin kıyafetini giymek için üstünü bilerek ıslatan, gece beraber kalabilmek için uyumuş taklidi yapan da.

Büyüklerimiz hala isminin arkasından söylenen,   ‘bey amca’, ‘hanım teyze’  bizim için.

Birde unutulmaz ilk aşklarımız ve anısı yüreğimizi yakan kaybettiklerimiz…

Ve son sözümüz Tuzla bizim anavatanımız…

Bir kez daha, bin kez daha teşekkür ve şükürle…

.

Yazarın tüm yazılarına ulaşmak için tıklayınız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir