Köyde ilk yaz

Denizli’nin güneybatısında, batı Toroslar’ın ve Bozdağlar’ın çevrelediği Gireniz Vadisi’nin dağ köylerinden birinde bir okul vardı.

Yaz aylarının ilk zamanları olmasına rağmen bahçedeki çimenler ve çiçekler renklerinden bir şey kaybetmemişti.

O gün, ikinci sömestr’in  son günüydü. Karnelerini alacak olan köy çocukları epey heyecanlıydılar.

Tabii ki tek heyecanlı olan çocuklar değildi. Köy okuluna atanan ve ilk görev yeri olan öğretmen Sinan da oldukça heyecanlıydı.

İlk defa hayatında karne dağıtacaktı diktiği fidanlara.

Diğerlerinden farklı yaşıyordu bu heyecanı. Çünkü diktiği ilk fidanlar yeşermeye başlamıştı.

Bir yılını  geride bırakmıştı..

Gelecek sömestr tekrar görüşeceği öğrencilerine şefkat ve gururla bakıyor, karnelerini dağıtıyordu.

Heyecanla karnelerini alan çocuklar sıralarında kimisi hayret nidalarıyla, kimisi sevinç çığlıklarıyla bu tatlı ana efekt veriyorlardı.

Sinan öğretmen de bir köy çocuğuydu.

Köylülükten, çobanlıktan, çiftçilikten anlayan bir köy çocuğu.

Yetiştirdiği çocuklarının heyecanını da kendi küçüklüğünden oldukça iyi anımsıyor, anlıyordu. Mutlu ve gururluydu…

Sinan öğretmen, çocukların her birini tanıyordu. Artık öz evlatları gibilerdi.

Öğrencilerin hepsi zeki ve yetişkin insanlardı sanki. Elbette her okuldaki gibi içlerinde haylaz olanları, çalışkanları ve tembel olanları vardı.

Fakat gerek çalışkan, gerek haylaz ve gerekse tembel olsun hiçbir farkları yoktu.

Hiçbirinin gelecekte bir meslek hayali ve hedefi yoktu. Burada yaşayan çocukların kaderleri çoktan tayin edilmiş, hatta evleneceği kişilere bile beşikteyken karar verilmişti.

Burada köylüler sadece hayvancılık veya varsa bir parsel topraklarında kendi yiyeceklerini yetiştirerek geçiniyorlardı.

Köyde öğretmen olmak, öğretmen olmakla bitmiyordu tabi, onu diğer meslektaşlarından ayıran farklı vasıfları olması gerekiyordu.

Mesela köylünün ve köy kültürünün geleneklerine hakim olması, sosyo-ekonomik durumların getirdiklerinde yol gösterecek kadar iyi bir sosyolog, köy ürünlerini yetiştirecek ve tarımı anlayabilecek kadar iyi bir ziraatçı, çocuklarının küçük sağlık problemlerine yetişecek kadar iyi bir hekim olması gerekiyordu.

En büyük avantajı, onun da bir köy çocuğu olmasıydı.

Neyse ki; aklındaki bu düşüncelerden uzaklaştıktan sonra tekrar sınıfa şöyle bir baktı.

Veda vakti gelmişti. 3 ay ayrı kalacağı öğrencileri için bu bir yaz tatili değil, kısa yaz gecelerinde de devam eden bir tarla mesaisi anlamına geldiğini iyi biliyordu.

Onlara başarılar diledi ve hepsiyle kucaklaştı. Çok farklı bir duyguydu bu; tertemiz yürekli öğrencilerini öz evlatları gibi sahiplenebilmek.

Öğrencileriyle vedalaştıktan sonra sınıfı toparlayıp okulun hademesi olan Ahmet amcayla yola çıktılar.

Vakit hayli  ilerlemişti… Ama buna rağmen güneş oldukça yakıcıydı. İkindi vakti yol boyunca uzanan gölgeleri  dahi yanıyordu.

Günün anlam ve önemine binaen Ahmet amcayla eski okul ve karne günlerini anımsayıp ufak kahkahalarla yollarına devam ettiler.

Sinan öğretmen, köy kahvehanelerinin oradaki, Fransa’da yaşayan bir köylünün evini makul bir fiyata kiralamıştı. Evi köy merkezinde, köy bakkalının bitişiğindeki kahvehanenin bir üst katındaydı. Okula, köy camisine ve bakkala birkaç adımlık mesafedeydi…

Kaldığı bu  evin yanına geldiklerinde Ahmet amcayla vedalaşmak üzere durdu.  Ahmet amca Sinan öğretmeni yayladaki keçi ağılının yanında bulunan çoban  çadırına davet etti.

‘Gerçi sen bizim orayı beğenmezsin ama, dün bir oğlak kestik. Fidan yengen bu akşam Sinan öğretmen de gelsin, et böreği edeceğim’ dedi.

Sinan öğretmen de mahçup olarak ‘Hiç öyle şey olur mu Ahmet Bey, ben de köy çocuğuyum. Şehir sosyetesi değil… Elbette, çok memnun olurum’ diyerek Ahmet amcanın nazik davetini kabul etti.

‘Ama şu tavukların yemlerini vereyim önce. 5 dk beklerseniz çok sevinirim’ diyerek üzerini değiştirdi, tavuklarını yemledi ve yola çıktılar.

Yola çıktıklarında gün kararmak üzereydi.

Doruklarına kara bulutların çöktüğü dağlar, soğuk bir karartının altında ışıldıyor, sanki karanlığı yenmek istercesine parıldıyordu.

Dünyanın başka diyarlarını ısıtmaya giden bir demet cılız gün ışığı, kararan bulutların ardından sızarak ezelden ebede gidiyormuş sanılan kar ufkunun üzerinde soğuk soğuk parıldıyordu.

Sinan öğretmenle, Ahmet amca ise doğanın bu kendi halindeki el değmemişliğini dağıtıyor, laflaya laflaya gidiyorlardı. Köyün hemen üstünde ormanlıklarının başlangıcında kalan şu deposunun yanına geldiler.

‘Yahu Ahmet amca hele bi yavaşla, şuradan 3-5 yudum buz gibi sudan içelim, tıkandım’ dedi Sinan öğretmen.

‘Ohoo bu yaşta böyleysen benim yaşa geldiğinde çökersin sen bizim öğretmen efendi’ diye alaya aldı onu Ahmet amca.

‘Eee biz senin gibi yıllarımızı dağ başlarında keçi ardında geçirmedik, normaldir Ahmet amca’ diye ekledi Sinan Öğretmen.

Artık biliyordu. Kaderiydi bu topraklar. Ve Anadolu’nun uçsuz bucaksız, karanlığın hüküm sürdüğü topraklara ışık saçmak için ömrünü verecek, çorak arazilerde ormanlar yeşertecekti.

İyiden iyiye acıkmışlardı. Açlığın verdiği enerji ve yolun sonunda onları mis gibi bekleyen bir et böreğinin hayaliyle yollarına canhıraş devam ettiler.

Ahmet amcanın Kovalık Yaylası’nın Karanlık Deresi düzlüklerine kurulu çoban çadırına varmalarına az kalmıştı. Yol üzerinde ara sıra önlerine çıkan keçiler kendi halinde otluyor, onlardan kaçmıyorlardı… İstediği bir hayatın içinde olduğunun bilinciyle mutluluğuna diyecek yoktu Sinan Öğretmen’in.

Yazarımızın notu:

Hikaye gerçeklerden uyarlanmıştır. Bölümler halinde yayınlanmaya devam edecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir